28 Şubat 2011 Pazartesi

ÜZGÜNÜM LEYLA,GALERİSTTE O GECE NELER OLDUĞUNU ANLATMAK ZORUNDAYIM





Süper yetenekli ama son derece mütevazi, tanışırken samimi bir şekilde elinizi sıkıp ‘merhaba ben Hüseyin’ diyor bilindik aksanıyla… İngiltere’de bir kaç kez üst üste yılın modacısı seçilmesinin sırrı sadece kat kat uzayıp kısalan etekler, şapkanın içine kapanan elbiseler, ışıklı kumaşlar tasarlamış olması değil tabi ki, bu adamın hafiften naïf görüntüsünün ardında cok daha fazlası olduğu tartışılmaz gercek çünkü tüm dünya bu adamı konuşuyor.

Pek sevdiğim Izlandalı çılgın şarkıcı Björk’un sahne kostümlerinden, delidir ne yapsa yeridir Lady Gaga’nın yumurtasına, günlerce konuşulan Vogue ( Vöög) reklamı seslendirmesinden şimdilerde Galerist’deki ‘Yakınlık Sensörleri’ adlı sergisine Hüseyin Çağlayan hep konuşuldu, konuşulmaya devam ediyor… Zaten kendisi de şu günlerde istanbul’da olduğundan yakınlık sensörümüze takıldı, gidip de görmemek, görüp de yazmamak olmazdı. Gittim, gördüm, sizler için yazıyorum o geceyi.

Hüseyin Çağlayan Perukla
Facebook etkinlik listeme düştüğü ilk günden bu yana 2600 ü aşan katılımcısıyla Hüseyin Çağlayan meraklısının ne kadar çok olduğu zaten ortadaydı…Fakat Galerist, malum pek de büyük bir yer olmadığı için, bu sanatsever kalabalığı nasıl kaldıracak diye düşünmüyor da değilim ilk başta. Son kararımız; kalabalığa yakalanmamak için daha geç bir saatte gitmek ama duymuşuz Hüseyin çağlayan aynı zamanda iki performans da sergileyecekmiş o gece .Madem öyle çok da gecikmeden Galerist yollarını tutuyoruz.

Sanatsever izdihamı Mısır apartmanının girişinde mermer merdivenlerinden başlıyor zaten, Galerist girişinde ise iyice yoğunlaşıyor. Kalabalıkta gözüme ilk takılanlar Gülse Birsel, Tuba Ünsal , Didem Soydan, Antony Doucet ev sahibi Murat Plevneli...ve kalabalıkta fark edemediğim onlarca kişi bu sergiye akın etmiş durumda…

Arslan Sükan

Derken sergiyi gezmeye başlıyoruz, ilerlediğimiz ilk oda epey bir karanlık… Sertab Erener’in Osmanlı orkestrasını arkasına alarak seslendirdiği ‘Üzgünüm Leyla’ adlı eserin videosunu hayranlıkla izliyoruz, ses kalitesi, görüntü kalitesi ve elbette Sertab’ın Çağlayan tasarımı şapkası muhteşem, görülmeye değer… Adeta canlı canlı Sertab’ı izliyoruz derken çok geçmeden kulağıma tanıdık bir ses geliyor ,şarkıyı mırıldanıyor... Aaaa Sertab değil mi o? Yanındaki şu peruklu adam da Hüseyin Çağlayan olmasın sakın? Meğerse yanlarına oturmuşuz, onlar sakin sakin izlediğinden fark edememişiz o karanlıkta.O geceden ilginç bir detay; Sertab ilk defa izliyormuş bu videoyu, neden derseniz size küçük bir hatırlatma, bu sergi ilk kez Londra’da gecen sene gösterilmişti, Sertab Erener ise son anda vize probleminden dolayı katılamamıştı ,iste bu yüzden.Sertab’ın yanında papyonu, peruğu ve takım elbisesiyle Hüseyin Çağlayan ise son derece mütevazi ama bir o kadar ciddi bir tavırla eserini titizlikle izliyor oturduğu süre boyunca…Bu ciddiyeti tahmin edersiniz ki bir süre sonra ben bozuyorum,şarkının sonunda kendimi tutamayarak alkışı patlatıyorum, Sertab da dahil herkes eşlik ediyor alkışa, hepimiz aşka geliyoruz…






Bir kaç kez daha izledikten sonra serginin devamı olan yan odaya geçiyoruz.Bu odada Çağlayanın özel olarak hazırladığı gerçek boyutlarda bir Sertab Erener heykeli var, özel bir teknolojiyle yüzü aydınlatılmış, gözleri ve dudakları oynuyor. Arkasındaki duvarda sadece orkestradan oluşan görüntü fakat bu sefer ses diğer odadan geliyor, daha doğrusu kalabalıktan fırsat bulup gelmek istiyor. Sertab’ın heykeliyle bir fotoğrafını çekerek daha sonra Çağlayan’a kulak kabartıyorum, Hüseyin Çağlayan'ın bu çalışmasını şöyle yorumluyor, ‘ Bu çalışmada şarkıcının sesini, gövdesinden ayırıyorum. Ruhun bedenden ayrılması, çalışmaların bir parçası. Bir beden oluşturmayı, sonra da onu tekrar bozup çözmeyi seviyorum’ gibisinden bir felsefi yaklaşım getiriyor bu bölüme. Neyse ki kendisi peruğu ve papyonuyla bir bütün halde diye seviniyorum. Serginin ‘Üzgünüm Leyla’ adlı bu kısmı meğerse müziğin geçmişini, bugünün teknolojisiyle sorguluyormuş.Gidip görürseniz mutlaka hak vereceksiniz, ben gerçekten yerinde bir mesaj olduğunu düşünüyorum.




O geceye dönecek olursak, daha önce bahsettiğim üzere üçüncü odadan sadece müziğin sesi geliyor ama esas kalabalık orada olduğundan , sergi dedikoduları, fotoğraf çekimleri ve kendini sergileme bölümleri ve tabi ki konuşmaların uğultusu odadaki müziği bastırıyor o gece.Çok fazla vakit kaybetmeden biz de bir iki fotoğraf çektirip, kendimizi ‘Değişimin yakınlığı’ temalı dördüncü odaya atıyoruz. Daha girişte önümde bir ayna, kuaför koltuğu ve önünde kumanda paneli, biraz ötesinde bir peruk… Sanatçımız bu çalışmasında artık kuaförlerde ’Makas out kumanda in’ mesajını mı vermek istiyor bilemiyorum ama o köşeyi çok seviyorum.Bir çocuk meraklıyla kumandayı kurcalarken tuhaf bir ses yükseliyor derinden, eyvah buna bir şeyler oluyor derken telefonumun çaldığını fark ediyorum ,bir süre aynanın önünde telefonla konuşurken fotoğrafçı Franz şak diye fotoğrafımı çekiyor, konseptin içerisine elimde telefonum, heykel ciddiyetinde şapkamla dalıyorum adeta…
Aynı bölümde yine bir video gösteri Hüseyin Çağlayan ve model Didem  Soydan başrollerinde, turuncu bir zeminde saçları bir uzuyor bir kısalıyor yetmişlerin saç stilinde. Bu saçları uzatıp kısaltan teknoloji ise Çağlayan’ın keşfiymiş.Hatta bunun için model kızımız metrelerce uzunluktaki ağır kabloları giymek zorunda kalmış, ondan yakınıyor o sıra yanımızdayken…Neyse ki aynı sistemi bir heykelin üzerinde bire bir olarak uygulamışlar da ,model kızımız rahatça salınıyor kürkü içerisinde o gece.İçimdeki meraklı çocuk yine boş durmuyor,kablolarla sarılı bu heykeli incelemeye çalışıyorum.O gece bu kablolu teknolojiyi keşfeden tek ben değilim,belli ki Nil Karaibrahimgil ’in de dikkatini çekiyor ki hemen yanımıza geliyor...Konsept dışı olacak ama şu mesajı alıyorum sanki Nil’den o gece; Björk giyiyor , Gaga giyiyor Çağlayan kostümlerini, benim neyim eksik, tek taşla olmayacak bu iş artık, zaman tek taşla iki kuş vurmanın zamanı,bu kablolu elbise benim olacak olmalı diyor sanki yaramaz kız Nil içinden, dikkatle kablodan elbiseyi incelerken …Önümüzdeki günlerde üzerinde görürseniz bu kostümü, Hakan demedi demeyin…


Nil Karaibrahimgil


O gecenin en çok konuşulanlarından biriyse kuşkusuz Hüseyin Çağlayan’ ın sonradan eklendiği her halinden belli olan peruğu…Hatta bir süre kimsenin onu tanımadan yanından geçip gitmesinin baş kahramanı olan bu peruk hakkında o gece epey bir dedikodu dönüyor. Kimisi serginin konsepti gereği taktığını söylüyor, kimisi onu bir Fransız garsonuna benzetiyor, kimisi komik bulup gülüyor,perukla ilgili dedikodu o gece sergide kol geziyor...

Peruk başta güzeldir diyerek bir sonraki odaya geçiyorum, İstanbul’un geçmişten bu yana 150 den fazla ismi dönüp duruyor siyah bir sayacın üzerinde, konseptin adı ‘Arzunun Yakınlığı’…Adına tezat pek az rağbet gören bir oda burası, nitekim ben de çok fazla kalmıyorum orada, daha sonra incelerim diye diğer bölüme geçmek istiyorum. Kendimi çok mu kaptırmışım bilmiyorum ama bir ara o karanlığın köşesinde ufak bir pencere çarpıyor gözüme, onu da bir Çağlayan eseri zannedip tüm sanatsever ciddiyetimle pencereden dikkatlice bakıyorum, tabi ki gördüğüm tek şey binanın yangın merdiveni olunca çaktırmadan hemen oradan uzaklaşıyorum…

O gece ben ve daha pek çok kişi,sanata, dedikoduya doyuyoruz, çıkışta kimler var kimler yok diye birbirimizi süzüyoruz. Artık böyle etkinliklerde nedense( !) yasak olduğundan, gece boyunca alkol servis edilmiyor,meyveli gazozla kapanışı yapıyoruz.Neyse ki herkes Üzgünüm Leyla’ dan fazlasıyla efkarlanmış olacak ki dillerde aynı şarkı güle oynaya Pera gecelerinin yolunu tutuyoruz…

Ertesi gün bir röpartajını okuyorum Çağlayan’ın.Dikkatimi en çok’ nasıl bir yerde yaşamak isterdiniz’ sorusu çekiyor.Cevabı kendisi gibi oldukça farklı ‘ Londra’da bir ofiste, oturma odası İstanbul’a , banyosu Japonya’ya ve bahçesi Kıbrıs’a açılan bir ofiste’… Dün geceki yangın merdivenine açılan pencereyi hatırlıyorum yüzümde muzip bir gülümsemeyle, bir daha gördüğümde mutlaka soracağım kendisine, peki o akşam yangın penceresi nereye açılıyordu sayın Çağlayan, benim için hala merak konusu … Ne de olsa sanat sadece sanat için değildir , değil mi efendim? Türlü türlü etkinliklerden bildirmeye devam edeceğim, Takipte kalınız !!!

HAKAN ERKUŞ

27 Şubat 2011 Pazar

YEŞİLKÖY NORTH SHIELD,PLAZA'DA NÜKHET DURU VE GECENİN SONUNDA ŞAMDAN



Daha önce de bahsetmiştim Emre Ertürk benim çocukluk arkadaşım.Onunla tanıştığımızda Yeşilköy'de oturuyordu.Yine çok sevdiğim bir başka arkadaşım Karen Oksay'da oradaydı. O zamanlar sık sık Yeşilköy'de Karen'lerde kalırdım.Artık her ikisi de orada oturmuyor,ben de senelerdir Yeşilköy'e gitmedim.Emre'yle konuşurken hep aynı yerlere gidiyoruz bir değişiklik yapsak dedik,haydi o zaman sizi Yeşilköy'e götüreyim demez mi,benim için çok nostaljik bir yer olan Yeşilköy'e gitme  teklifini hemen kabul ettim.

Emre, Yeşilköy'de North Shield'a gidelim dedi.Burası,Emre'nin ablası Nazlı'nın  ilkokul arkadaşı Selen hanıma aitmiş.Emre'yle beraber Onur Baştürk ve Arte Tahir'i de alıp Yeşilköy'e doğru yola çıktık,Cuma akşamı olduğu için biraz trafik vardı ve yol uzun sürdü fakat bu kadar kafa dört kişi birarada olunca sohbet,muhabbet,kakara kikiri derken geliverdik North Shield'a.




North Shield'e girdiğimizde şömine yanıyordu ve içerisi oldukça kalabalıktı.Hemen kendimizi masamıza atıp yemek ve içki söyledik.Bu arada arkadaşımız Haslet Seçen ve Emre'nin ablası Nazlı Ertürk Emek'de bize katıldı.Dev porsiyonlarla gelen atıştırmalıklara gömüldük,bağrışa çağrışa sohbet etmeye başladık.

Bu arada, beni çok şaşırtan  bir şey öğrendim.North Shield bir Türk markasıymış.Nedense ben hep yurtdışından getirilmiş bir franchise olduğunu zannederdim.Oysa bu markayı Selen hanımın dayısı Teoman Hünal yaratmış.

Dekorasyonu da Teoman beyin büyük kızı Seda Hünal Bilgin yapmış.Tam bir İngiliz pub'ı tasarlamışlar,beni de yanıltan dekordaki bu profesyonellik oldu herhalde.Senelerdir yabancı zannettiğim markanın Türk olduğunu öğrenince bayağı bir gururlandım.Selen hanım o gece bize olağanüstü güzel bir evsahipliği yaptı.Yeşilköy'de oturanlar zaten müdavimidir tahminimce ama eğer,o tarafa yolunuz düşerse Yeşilköy North Shield pek keyifli bir yer benden söylemesi.


İLK BENDEN DUYUYORSUNUZ EMRE NY AŞIK


Emre Ertürk

Yakışıklı arkadaşım Emre'nin yılın büyük bir bölümünü,iş sebebiyle yurtdışında,özellikle de New York'da geçirdiğini herkes bilir.Fakat bu gelişinde Emre'ye bir haller oldu.Normalde İstanbul'da hiç bu kadar kalmazdı,geldi bir türlü geri gitmiyor,neler oluyor diyordum.

En sonunda öğrendim,Emre'nin İstanbul'da kalışını uzatmasının sebebi iş değil aşkmış. Emre,  aradığı aşkı bulmuş,gözlerinin içi gülüyor.Ben tabii ki bu şanslı sevgilinin kim olduğunu biliyorum ama dedikodu blogu olmadığımız için bunu açıklayacak değilim.Fakat, şu kadarını söylemek zorundayım, bu öyle bir isim ki duyulsa yer yerinden oynar.Benim için önemli olan arkadaşımın mutluluğu,bu ilişkinin onu son derece mutlu ettiğini de gördüm,benim içim rahat.İnşallah nazar değmez,her şey istediği gibi gider.


PLAZA OTEL'DE NÜKHET DURU

Yanımızda Onur olunca tek bir mekanda durabilmek hiç bir zaman mümkün değildir.Yine de öyle oldu,Yeşilköy'den çıkıp Plaza Otel'e ,Nükhet Duru'yu izlemekte olan Ergun Yıldız'ın yanına gittik.Aman Allahım,bir kadın nasıl bu kadar taş kalabilir?Ne yer ne içer,nasıl zamanı böyle durdurabilir?
Hayret ve hayranlıkla seyrettim Nükhet Duru'yu, sadece fiziği değil enerjisi de olağanüstüydü.İyi ki üşenmeyip gitmişiz,hepsini ezbere bildiğimiz şarkıları söyleyip güzel bir gece geçirdik.

Nükhet Duru



Bir ara Ergun tuvalete gitmek için ayağa kalktı,ben de peşine takıldım,yan yana tuvaletlere girdik,ben çıktığımda Ergun'u göremedim,masaya dönmüştür herhalde diye düşündüm.Fırsattan istifade terasa çıktım bir sigara içtim,telefondan facebook'a baktım,blogu kontrol ettim.

Tuvalette Bir Kadın Kalmış

Farkında olmadan dışarıda epey bir vakit geçirmişim.Masaya geri dönerken bir baktım tuvaletin önünde bir kalabalık,garsonlar kapının önünde toplanmış telaşla bir şeyler tartışıyorlar.Merak ettim tabii "Ne oluyor ne var bir şey mi oldu?" dedim, "Bir kadın yarım saat önce içeri girmiş hala dışarı çıkmamış,girip ona bakıcaz" dediler.Ben tam "Vah vah çok mu içmişti,bayılıp kalmış olmasın "derken,Ergun'un "Aaaa burdaymış "diye bağırdığını duydum.Meğerse Ergun tuvaletten benden sonra çıkmış,terasa gittiğimi söylemediğim için de beni hala tuvalette zannedermiş,"Bu kadar saat içeride kalınmaz,gitti kadın,üç çocuk iki köpek sahipsiz kaldı" diye ortalığı ayağa kaldırmış.Bir gecem de olaysız geçsin,sonrasında çok güldük tabii.


GECENİN SONU ŞAMDAN'DA GELİR

Nükhet Duru'nun programı sona erdiğinde hala gezme sevdası içinde olan Onur,Arte Emre ve ben rotayı Şamdan'a çevirdik.Her zamanki gibi İstenbul'un çeşitli eğlence yerlerinden çıkan insanlar,geceye son noktayı koymaya Şamdan'a gelmişlerdi.Biz Şebnem-Mehmet Dereli'nin masasına oturduk,aslına bakarsanız pek de oturmadık bol bol dans ettik.Ben Ankara Kolejinden arkadaşlarım Ferit Kalfaoğlu ve Okan Okyay'a rastladım.O gece Okan'ın da doğumgünüydü.Zıpır zıpır zıpladık,eski günleri andık,ziyadesiyle eğlendik nitekim.Yeşilköy'de farklı bir şekilde başlayan Cuma gecemiz Şamdan'da klasik bir eğlenceyle bitti.Çok da güzeldi nitekim...

AYŞE DENİZ






24 Şubat 2011 Perşembe

AYAKKABIMIN TEKİNİ KAPAN TİMSAH VE EL BESO






AYAKKABIMIN TEKİ NEREDE?

Eğlenceli bir farklılık olacağı daha başından belliydi zaten, yeşil bir kutu içerisinde tek bir ayakkabı geldi, yanına iliştirilmiş bir not vardı…’Sevgili Hakan, Ayakkabının diğer tekini bir süreliğine rehin alıyoruz, 22 şubat akşamı yapılacak partimizde seni de görmekten mutlu olacağız… ‘

Böylesine orijinal bir davetiyeyle uzun zamandan beri karşılaşmadığından olsa gerek daveti unutup nedense ayakkabının diğer teki için endişelenmeye başladım, kim neden rehin almıştı, acaba şu an başına neler geliyordu? Çift yumurta ikizlerini doğarken birbirinden ayırmak gibi bir şey miydi bu, kol düğmesinin hikayesine mi dönecekti derken bir timsah tarafından kaçırılmış olma ihtimali üzerine yoğunlaştım. Çünkü bu gizemli kutu Lacoste Live mağazasının yaratıcı açılış davetiyesiydi.

Zaten Ayşe Deniz’e de yollamışlar bir tane, işte oldu mu sana bir çift derken fark ettim ki ikisi de sol, biri beyaz diğeri siyah ( Gerçi ikisi de sol olmasaydı renk farkı beni bozmazdı ama ). Mecburuz artık, seke seke gidicez , timsahın ağzından neler çıkacakmışız görücez…






O GECE TiMSAHIN AĞZINDAN NELER ÇIKTI ?

Girişi gösterişli bir Pera binasının kocaman kapısı, içerisi dar uzun bir mekan. Daha girişte renk renk shot ikramlarına,  renk renk ışık oyunları eşlik ediyor.Dj kabini asma katta, konuklar içeriyi yavaştan doldurmuş bile.Bir mağaza açılışı olduğunu bilmesem, Londra’da underground bir partideyiz de sanki onca ayakkabı çanta sadece dekor olarak kullanılmış konsept gereği diyeceğim.
Keyifli bir girişten sonra dar uzun mağazayı enine boyuna dolanıyorum,daha çok blogger, trendsetter tayfası hakim kalabalığa.Turun sonunda en sevdiğim yer olan barı keşfedince bir süreliğine tabii ki o bölgeyi mesken tutuyorum .Serra'yla karşılaşıyorum, bu konseptin ne harika bir fikir olduğundan bahsederken İndhira Taşpınar da arkadaşlarıyla yanımıza geliyor.Hemen ellerine birer zencefil vodka tutuşturuyorum, kendimizi müziğin ritmine kaptırıyoruz.
 Dans ederken bir yandan da atıştırdığım küçük küçük hamburgerler, minik hot doglar, kanapeler zencefilli votkanın üzerine ilaç gibi geliyor. Derken ilginç şişelerde ve tüplerde renk renk shotlar gelmeye devam ediyor , o gece içkilerin sorumlusu Alcoholoco'ymuş. Servis ve sunumlarına on puan veriyorum. En çok kocaman bir kavun içerisindeki kokteyllerini seviyorum. Bu renkten de olsun, şu rengi de tadayım derken renkten renge giriyorum.


Serra D'autrey ve Indhira Taşpınar

Bari kafayı bulmadan birkaç poz çekeyim diye tekrar turluyorum, o sırada mekana Burcu Esmersoy giriyor.Bir süre ayaküstü sohbet ediyoruz Burcu'yla, derken Ebru Şallı geliyor yanımıza.tam da ‘Yeşil elma mı kepekli muffin mi ? ’ polemiğine dalacakken beklenen solist Danna Leese Routh çıkıyor neyse ki. Enerjisine zaten hayran olduğum Danna’nın sahne performansı da oldukça etkileyici, müthiş aurasıyla- biraz da shotların- etkisiyle herkesin başını döndürüyor.
 Bir bakıyorum İndhiralar çoktan El Besodaki partiye doğru yol almışlar bile, daha önceden sözleştiğimiz gibi onlarla gideceğimden , her ne kadar ayrılmak istemesem de kapıya yöneliyorum. Derken arkamdan bir el uzanıyor, Danna Leese !!! Bir yandan şarkı söylüyor diğer yandan elimi tutuyor.Eyvah !! diyorum , sanırım benimle düet yapmak istiyor.Sesim berbat,üstelik şarkıyı da bilmiyorum, yıldızım erkenden sönecek diye saniyeler içerisinde kurarken meğerse benimle sadece Semra Özal yapmak istediğini farkediyorum. O da ne demekmiş diyenler için, bir mekanda yanınıza solist gelip elinizi falan tutarsa benim gibi atlamamak için, elinden nazikçe tutup kafanızı bir o yana bir bu yana sallayın, dudaklarınızla şarkıya eşlik ediyormuş gibi yapın, solistin sinirini zıplatmayın raconuna Semra Özal yapmak deniyor gece hayatında…


Danna Leese
Neyse efendim bu kadar detay yeter, bir süre mutlu mesut Danna'yla şarkılar söyleyip dans ediyoruz, birkaç shot daha derken ayakkabının akıbetini unutuyorum bile.El besoya geç kaldığımı fark edip, timsahın midesine düşmeden hemen yola koyuluyorum.


EL BESO'DA YENİ BİR ÜÇLÜ MÜ DOĞUYOR?

Mekana vardığımda İndhira çoktan dj kabininde, tüm sempatikliğiyle çalıp dans ediyor. Barmen soruyor ne içersiniz diye hemen aklıma Mojito geliyor, o kadar shotun üzerine bir de üç bardak mojito içiyorum o gece,ve tabi ki dans pistinde, bateri perküsyon başında, bir ara saksafonda her yerde ben…

Neyse ki tek değilim bu eğlencede, Djset’e Can Hatipoğlu geçince İndhira da eşlik ediyor dansımıza.Pascal Nouma bile yanındaki sarışınla bir süre sohbeti kesip bizi izliyor, o derece dikkat çekmiyoruz yani.Derken locasında arkadaşlarıyla eğlenen Cem Özer de dayanamayıp geçiyor perküsyonun başına, çok da iyi çalıyor.Sanki önceden antremanlı, ya da şu stresli günlerini atlatmak için yeni bir hobi edinmiş kendine.Ne olursa olsun fark etmez, o gece çok da eğleniyoruz hep birlikte.


Indhira Taşpınar-Hakan Erkuş-Cem Özer


 El Beso'da,o gürültü patırtının arasında barda soluklanırken, Adnan Taşpınar’dan bu yaz Alaçatı'daki El Beso'da uygulamayı düşündükleri projeyi dinliyorum.Müdavimlerinin bildiği üzere El beso mutfak kapandıktan sonra keyifli partilere de ev sahipliği yapar fakat bu yaz işi ilerletip her hafta farklı bir dj ile sabahlara kadar sürecek olan konsept partiler vereceklermiş, her türlü detayı düşünmüşler, hazırlıkları tamamlamışlar bile.

Bu yaz Çeşme çok daha keyifli olacak diye düşünüyorum. El Beso'da o gece yeni bir üçlü olarak show dünyasına atılmak için ilk provamızın  hakkını veriyoruz,bakarsınız yazın sahnede karşılaşırız… Maceralarımız devam edecek, takipte kalınız !!!

HAKAN ERKUŞ

23 Şubat 2011 Çarşamba

DOMİNİKLİ GÜZEL DJ,INDHIRA TAŞPINAR'LA RÖPORTAJ




Ayşe Deniz
Sevgili Indhira,Türkiye'ye ne zaman geldin?İstanbul'a alışabildin mi?


Indhira Taşpınar
Türkiye'ye 2004 yılında Adnan'a olan aşkım sebebiyle geldim. Alışmam çok zor olmadı, çünkü buradaki yaşam tarzı Dominik Cumhuriyeti'nden çok da farklı değil.İnsanlar da çok sıcaklar.


Ayşe Deniz
Çok kalabalık bir aileden geldiğini biliyoruz,tam olarak kaç kardeşsiniz?Öyle kocaman bir aileyi geride bırakıp buraya gelmek zor oldu mu?

Indhira Taşpınar
Toplam dokuz kardeşiz.Hepsi dünyanın değişik yerlerindeler.Birbirimizi tabii ki çok özlüyoruz, fakat hepimiz çok seyehat ediyoruz,birbirimizin yaşadığı yerlere gidiyoruz.Sık sık buluşuyoruz,örneğin bu sene bütün aile Capri'de buluşacak.





Ayşe Deniz
İlk önce Çeşme Alaçatı'da daha sonra İstanbul Kuruçeşme'de El Beso isimli restoranınızı açtınız.Bize biraz El Beso'dan bahsedebilirmisin?Kısa sürede bu başarıyı nasıl yakaladınız?

Indhira Taşpınar
Normalde herkes restorantını ilkönce İstanbul'da arkasından Çeşme'de açar,biz tam tersini yaptık.Alaçatı'da kısa bir sürede büyük bir başarı yakaladık.Menümüz Akdeniz mutfağı,daha çok İtalyan ve İspanyol ağırlıklı.Menüyü  Barselona'dan gelen bir şef hazırladı,o yüzden  özellikle tapaslarımızla meşhuruz.
Mekanlarımızda çeşitli Dj'lerle çalışıyoruz,ayrıca ben de Dj'lik yapıyorum.El Beso sadece bir restorant değil,aynı zamanda kendi müdavimleri olan bir eğlence mekanı.



Ayşe Deniz
Indhira'cım ben El-Beso menüsünde en çok dondurmaları seviyorum.Alaçatı'da kısa sürede fenomen olan bu dondurmaları senin yaptığını biliyorum.Dondurmacılık nereden çıktı?

Indhira Taşpınar
Bu aslında Adnan'ın fikriydi.Ben İtalya'da nesillerden beri dondurmacılık yapan bir ailenin yanında kalarak,işi yerinde öğrendim.Zaman içerisinde kendi tariflerimi geliştirdim.Örneğin Alaçatı'da ilk mavi dondurmayı yapan benim.



Alaçatı El Beso


Ayşe Deniz
Pek çok kişi Indhira Taşpınar'ın bir Dj olduğundan haberdar değil dj'lik macerası nasıl başladı?

Indhira Taşpınar
 Dominik Cumhuriyetin'deyken zaten  bir radyo program yapıyordum.Alaçatı'daki El Beso açıldığında ise hobi olarak tekrar çalmaya başladım.Bir süre sonra bu iş hobi olmaktan öteye geçti,İstanbul'daki El Beso'da   ise profesyonel olarak Dj'lik yapmaya başladım.El Beso'daki partilerde ben çalıyorum.
Melisa Çakarlar'ın Haunted Halloween partisinin Dj'i  de bendim.


Ayşe Deniz
Indhira bir Dj olarak,ne tarz müzikleri çalmakdan hoşlanır?

Indhira Taşpınar
Funk,Nu Disco,House ve Deep House.



Dj Indhira Taşpınar




Ayşe Deniz
Dj Indhira'nın hayalindeki parti, nasıl  bir parti olurdu?

Indhira Taşpınar
Parti bir okanus kıyısında olurdu.Davetlerin rahat kıyafetlerle gelmelerini isterdim.İnsanlar çıplak ayak kumlarda dans ederdi.Partiye Jamiroquai ve Adrian Brody'i de davet etmek isterdim.


Ayşe Deniz
 Blogumuzun konusuyla ilgili bir soru sormak istiyoruz.Indhira ve Adnan Taşpınar çiftinin İstanbul'da gitmekten keyif aldıkları mekanlar hangileridir?

Indhira Taşpınar
Adnan ve ben çok çalıştığımız için geceleri çok sık dışarı çıkamıyoruz.Boş zamanlarımızı evde DVD seyrederek geçirmeyi tercih ediyoruz.Arada sırada akşam yemeği için dışarı çıktığımızda ise Zuma ve Lux'ü tercih ediyoruz.


Adnan-Indhira Taşpınar



Ayşe Deniz
Son olarak,Ayşe Deniz Geziyor'u nasıl buluyorsun?

Indhira Taşpınar
Ayşe Deniz Geziyor'un konseptine bayılıyorum,Çok eğlenceli,pozitif ve havalı.Gece hayatı,müzik,etkinlikler,mekanlar konusunda okuyuculara güncel bilgiler veriyor.Böyle kaliteli bir bloga ihtiyaç vardı.
Ayşe Deniz
Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz

22 Şubat 2011 Salı

İKİNCİ TALİHLİ DE BULUNDU


İkinci promosyonumuza katılabilmeniz için ,sizden en çok okunan yazımızın hangisi olduğunu tahmin etmenizi istemiştik.Bugün süre doldu ve ikinci talihsizimiz ortaya çıktı.Yusuf Salman.Garip ama gerçek,bugune kadar blogumuza post ettiğimiz bütün yazılar içerisinde en çok okunan ,kızkardeşim Berrak Yurdakul'la , kitabı "Konuşmayan Tavus Kuşu Camio" üzerine yaptığımız röportaj oldu.(Annemin çeşitli bilgisayarlardan, defalarca girip okuduğundan şüphe ediyorum)

Yusuf Salman isimli yeni kurbanımız, bizimle birlikte ilk önce Limonata'da bir drink alacak, arkasından Cento Per Cento'da  bir yemek yiyecek ve gecesi Salomanje'de Serhan Sokulgan şarkıları ile sona erecek.Bakalım neler olacak.

Takipte kalın!

ÜST SOLUNUM YOLLARI ENFEKSİYONU VE SUSHI-CO&CHINESE IN TOWN



Evde tam bir karantina havası var.Ortanca oğlum Kanat, haftasonu mızmızlanmaya başladı.Genellikle çok neşeli bir çocuk olduğu için huysuzlaşınca bende direkt alarm zilleri çalmaya başlar.Aklıma gelen başıma geldi,titreme,üşüme ve ateş başladı.Hemen doktora koşuldu ve beklenen haber "Üst solunum yolları enfeksiyonu".Özellikle Kanat hastalıkları ağır geçirir,ateşi çok yükselir,kırkı geçer.

Her neyse ,bir torba ilaç yüklenip eve geldik,nazlı hastamızı kendi yatakodama yerleştirdim.Disney Channel açıldı ,en sevdiğimiz oyuncağımız zürafa Züzü koynumuza konuldu,Playstation buraya kuruldu.Hasta odası bir çocuk için olabildiğince eğlenceli hale getirildi .Ne yazık ki biraz fazla eğlenceli oldu galiba, çünkü diğer iki kardeşini Kanat'tan ayrı tutmam imkansız hale geldi ve kısa bir süre sonra annenin yatağında üç küçük hasta,bir zürafa,bir fil ve bir ayıcık vardı.


Mmmmm Edemame

Kanat ve Yunus yüksek ateşliyken en zor şey onlara bir şeyler yedirebilmek.(Bu durum en küçüğümüz Kuzey için geçerli değil çünkü o tam bir yemek canavarı,kurabiye öğütücüsü,meyve presi vs.)
Ateş kırk soy,ıslak bezlerle sil,bununki otuzdokuz oldu,öbürünü duşa sok falan diye sabahlara kadar uykusuz kalan minicik bedenler bir de yemek yemeyi reddedince, iyileşmeleri iyice zorlaşıyordu.Zorlaşıyordu diyorum çünkü artık öyle bir sorunumuz yok "Kung-fu Panda" sağolsun,bütün yemek yememe sorunlarımızı halletti.



Çocuklar bir dönem kafayı,bir Kung-Fu dövüşçüsü olmak isteyen obur ve şişko bir Panda'nın hikayesini anlatan bir çizgifilme, Kung-Fu Panda'ya taktılar.Bu sevimli Panda'nın babası ise,küçük tezgahında enva-i çeşit  Noodle'lar yapıp satan bir Turna'ydı.Panda'cık Noodle'ları afiyetle mideye indirdikçe bizimkileri bir merak sardı Noodle nedir ve tadı nasıldır,bu Panda bu kadar keyifle yediğine göre iyi bir şeydi herhalde. 

Tam o dönemde  de, Kavacık'ta Sushi-Co'nun yeni bir şubesi açılmıştı.Hemen dana etli,tavuklu ve sebzeli noodle istedik.Yarım saat sonra bizimkiler chop-stickleriyle savaşarak Noodle'ları mideye indiriyorlardı.(Panda chop-stick'le yediği için onlar da öyle yemeliymişler)Beni en çok şaşırtan ve sevindiren ise oğlanların Edamame aşkı oldu.Bayıldılar resmen.Tabii değişik isimleri var Edamame'nin bizim evde,"Edemama,Budamama,ve en küçüğümüzün deyimiyle Cicimame.

CİCİMAME


Noodle'la başladık,sushi'ye kadar yol aldık.Bütün annelerin korkulu rüyası olan "Fast-food" hikayesine de böylece son derece sağlıklı bir çözüm bulmuş olduk.Pizza,Hamburger out buharda Çin mantısı in.

Bizim Sushi-co Menüsünden (Edamame dışında) en sevdiğimiz şeyler şunlar:
Tavuk Topları
Susamlı Tavuk
Karides Köfte
Tatlı-Ekşi Soslu Tavuk
Dana Etli Pilav
Sebzeli Noodle
California Rolls
Balda Kızarmış Muz

Biz şu anda benim odamda karantina altındayız.Hastalığımızı Sebzeli ve Tavuklu Noodle Çorbası içip,çizgi filim seyrederek geçirmeye çalışıyoruz.Buradan bu zor günlerimizde bize büyük destek veren Sushi-Co ve Kung-Fu Panda'ya teşekkürü bir borç biliyoruz :)








21 Şubat 2011 Pazartesi

BELKİ ŞEHRE BİR FİLM GELİR,BİR GÜZEL ORMAN OLUR YAZILARDA,MEVSİM DEĞİŞİR EGE OLUR GÜLÜMSE...



Ayşe Deniz yine izinli,bildiğiniz gibi kendisi üç çocuklu bir anne ve yine bütün çok çocuklu annelerin bildiği gibi çocuklar hastalanınca, hep beraber hastalanıyorlar.Ayşe Deniz kısa bir süre için antibiyotiklerin,ateş düşürücülerin ve hasta çocukların dünyasında.Orada yaşananlar ise bu blogun ilgi alanında değil.O yüzden Hakan Erkuş size Ege'den bildiriyor.

Gez gez yorulmuşum, soluklanmak için denize karşı bir bankta oturuyorum. Bisikletlisi, yayası, yaşlısı , genci ağır ağır önümden geçiyor. Günbatımı olunca , martılar tarafından avlanılmamak için denizde çırpışan balıklar dışında kimsede telaş yok,adeta akreple yelkovan paydos etmiş, dünya döndükçe biz de döneriz der gibi pervasız bir tavır içerisindeler bu şehirde. Bir elinde balonu, diğer elinde elma şekeri ufak bir çocuk koşuşturuyor sadece kocaman şehirde,bir de arkasından annesi.Maratonu yanı başımda biten çocuk, bankın yanında miskince duran köpeğe şekerini uzatıyor .Köpek şekeri yalamaya başlıyor, çocuk kıkır kıkır gülüyor.Anneyle ben de göz göze gelip  gülüşüyoruz.Gelen geçen onlarca kişi de gülüyor,sadece bize değil, İzmir’de insanlar hayata gülüyorlar.

Evet, yine İzmir’den bildiriyorum. Kısa süreli hasretliğimizde yine boş durmadım, zamanın yavaş aktığı bu şehirde,ben, hızımı yavaşlatmadan gezmeye devam ediyorum. Çok özlemişim dedim ya, kısa zamanda her anımı tekrar yaşamak, her yere gitmek, her dostla en azından bir kahve içip iki kelam etmek istiyorum. Diğer yandan aklımda İzmir’in olmazsa olmazlarından bir liste var blog için hazırladığım, Kordon'undan bahsedilecek, simiti, boyozu, kumrusu uzun uzun anlatılacak, Karşıyaka'nın palmiyelerinden, Alsancak’ın şıklarından rüküşlerinden, vapur keyfinden dem vurulacak… Derken tarihi Kemeraltı Çarşısı da unutulmayacak tabii ki. Kemeraltı’nın naftalin-baharat kokusunun karıştığı süslü püslü pasajlarının tam ortasında , Kızlar Ağası Han'ında bir Türk kahvesi içerek güne başlamak iyi fikir! Kahvem, kendi fincanında közde pişmiş, tam istediğim gibi…Yürekleri kabartacak cinsten de telvesi bol… Yanında sakızlı lokum da müesseden ikram. Falını ise bir başka zamana bırakalım diyerek şöyle biraz turluyorum gümüşçüleri, dericileri, takıcıları…

Abe,Hakan Erkuş,Tarkan kadar ünlü olacaksın (!)
  
Bu kadar nostalji yeter diyip naftalin kokusu üzerime sinmeden Konak Pier’in yolunu tutuyorum.
Yürürken, arkamdan biri seslenmiyor,adeta bağırıyor ‘ Michael Michael ‘ diye… Farkediyorum ki kordon boyunda yürürken şapkam bir falcı teyzenin markajına takılıvermiş veee çok geçmeden lafı da yiyorum.
’ Abe neden bakmıyorsun bana İngiliz dükü, sana diyeceklerim var ‘Önce gülmemek için tutuyorum kendimi, ama ısrarla devam ediyor söylenmeye, daha fazla dayanamayıp basıyorum kahkahayı. Derken yanıma geliyor,’ Sana bir diyeceğim var, çok yakında başına bir kısmet konacak, Tarkan kadar(!) ünlü olacaksın, Prens Herim’ diyor. Gülüp geçiyorum, yoluma devam ediyorum.


Konak meydanındaki saat kulesine doğru ilerlerken karşımda bir kalabalık,ışıklar,karavanlar.Meraklı kalabalığa karışıyorum,bir set hazırlamışlar."İzmir Çetesi" adında yeni bir dizi çekiyorlarmış,çok geçmeden başaktörümüz Kadir İnanır’ı da görüyorum.Söz konusu Kadir İnanır olduğu için tüm set ekibi, bir tokat sahnesini çekmek için seferber olmuş durumda.Falcı teyzenin dediğini hatırlayıp başıma konacak kısmetin (?) dizi setinde Kadir İnanır tokadı yemek olmamasını umut ederek kalabalıktan uzaklaşıyorum.

Konak Pier

Olaysız bir şekilde Konak Pier’e varıyorum. Pier de ne diyenler için şöyle söyliyeyim; Pier eski bir balık halinden şimdi kentin en gözde alışveriş merkezine çevrilmiş bir liman ama öyle bildiğimiz soğuk kaba aışveriş merkezlerinden  değil. Ünlü Eiffel kulesinin Mimarı Guastav Eiffel , Konak Pier için benzer bir yapı tasarlamış, denizin ortasında yarım ada gibi duran bu limanın çatısını çelik kafeslerle donatmış.Bu kafeslerin altında üç yanı denizlerle çevrili sıra sıra kafe restoran iş çıkışı keyfi için İzmir'lilerin favori uğrak adresi.
 Benim ise bu seferki tercihim Tuval Restoran; çiçekli böcekli kanepeleri, ferforje aplikleri,mermer masalarıyla tipik bir Alaçatı evini andırıyor.En yastıklı, lavanta kokusu bol köşemize oturuyoruz.Tuval’in menüsünden Alaçatı’dan alışkın olduğumuz zeytinyağlı tabağı, yaprak sarma, peynir tabağı ve kalamar dolma söylüyoruz başlangıç olarak.Başlangıçlarla da doyunca sıcaklara geçemiyor, ancak tatlılardan sakızlı irmik helvasından bir çatal alabiliyorum…Kendimi o kadar evde hissediyorum ki tatlının üzerine neredeyse uyuyacak gibi oluyorum.


Tuval,Konak Pier

Bir Elimde Defne, Bir Elimde Şarap Kalbim Ege'de Kaldı...
Neyse ki telefon çalıyor, uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşım arıyor. ‘Herkes Cafe Rouge‘da,Sen nerelerdesin’ diye sitem ederken, geçen yaz Çeşme Marina'da açılan Rouge'dan bahsettiğini zannedip bana Çeşme yolları göründü diye seviniyorum.Meğerse Cafe Rouge , Alsancak'ta oldukça işlek bir yerde kışlık mekanını açmış , ‘İzmirde nerede toplansak bir avuç insan’ diyen grubun da adeta yeni meskeni olmuş.
Cafe Rouge’da tanıdık yüzler görüyorum, kimisi kendini göstermeye gelmiş, kimisi bistrosunda dikilmekten sıkılmış, ben ise mekanın yeni konsomatrisi gibi gelene geçene selam veriyorum, halimden çok memnunum…Yan masadakilerin arasında ‘ Bu gece ne yapalım’ tartışması başlıyor.İzmirde gece hayatı hak(!) getirdiğinden alternatiflerinden bahsetmek bile bir lüks ! Belli ki ilk defa çoktan seçmeli bir haftasonunun keyfini böylesine hararetli tartışmalarla çıkarıyorlar.Kulağıma takılan seçenekler şunlar; Arena’da Demet Akalın konseri, Soho’da Fatih Ürek gecesi, Marrakesh’de harem gecesi…Bu seçeneklerin arasında kararsız kalıyorlar, bense planımı çoktan yapmışım. Rouge’dan sonra 1888 adlı mekanda biraz takılıp eve erken döneceğim, çünkü size yazının devamını Çeşme'den bildirmeye niyetliyim… Takipte kalın !!!
HAKAN ERKUŞ

19 Şubat 2011 Cumartesi

HAKAN ERKUŞ İZMİR'DE SİZİN İÇİN GEZİYOR


Yine yollardayım, İçimde bir sevinç, memleket sevinci .Oldum olası sevdiğim havalimanının o kocaman koridorlarında ilerliyorum.Valizimin sapı kopuyor birden, ‘tuh aksiliğe bak şimdi’ derken  arkamdan gelen biri ‘ Yardım edebilir miyim diye ‘ yaklaşıyor.Bir kez daha anlıyorum ki İzmirdeyim…Sizlere Ege’nin incisi İzmir'den bildiriyorum bu hafta…

İlk akşam planımız sakin bir aile yemeği, adresimiz Sardunaki. Karşıyakada eski bir rum evi olan Sardunaki, tahmin edersiniz ki rakı balıkçı ehli keyf İzmir'lilerin fiesta tercihi…Çeşit çeşit Ege otlarından yapılmış salatalar,zeytinyağlısından yoğurtlusuna, deniz ürünlüsüne kadar farklı farklı mezeler ve tabii ki tazecik deniz ürünleri…Rakı şişesinde balık olmak geliyor insanın içinden, nitekim mekanın solisti Tavernacı Sakis çok değil bir iki kadehten sonra sizi İzmir körfezinin semalarında gezdiriyor, Alsancak’ın ışıkları, oturduğunuz yerden size göz kırpıyor.Kalbiniz her an, her daim Ege’ de atıyor





SİMİT DEĞİL GEVREK , NAYLON DEĞİL BEZ

Ertesi gün deniz kenarında biraz yürüyüş yaptıktan sonra vapurla Alsancak’a geçmek istiyorum. İzmirli için adeta her sabahbir  ritüel olan çay-gevrek ikilisinden alarak denizi bir boydan diğer boya hasretle geçiyorum, iyot kokusu sadece nefesimi açmıyor aynı zamanda dalgın dalgın bakan zihnimi de açıyor. Alsancak caddelerinde asılı SİMİT DEĞİL GEVREK , NAYLON DEĞİL BEZ yazılı ilanları görüyorum her yerde.Öğreniyorum ki Konak Belediyesi , İzmirli'lerin bu konuda duyarlı davranıp,  alışverişlerinde naylon poşet yerine bez poşet kullanmaları için bir kampanya başlatmış.Yasakçı bir anlayış  yerine toplumsal bir rıza oluşturarak bu kampanyayı yürütmek istediklerini belirten belediye, okullarda da bununla ilgili eğitimler veriyormuş. Bu duyarlılıklarını 10 puan veriyorum.Gavur İzmir'im benim, iyi ki varsın…( Burada gevrek gevrek gülüyorum)

Alsancak sokaklarında iki adımda bir dostla karşılaşıp ayaküstü sohbet etmeyi özlemişim. Sohbetler uzadıkça da masaları birleştirip keyifleniyoruz. Bir yandan gözlerimle kaldırımdan geçenleri süzüyorum, gülen yüzler, özenli ve şık giyinmiş her yaştan insan, sevgili, çoluk çocuk el ele Gül Sokak’tan geçiyor.Bilmeyenler için Gül Sokak, Alsancak’ın en renkli, en şık caddesi.Bir çeşit Abdi İpekçi gibi, ama çok daha samimi çok daha sıcak… Bir çok kafe restoran iyice dolmuş, masalar artık sokaklara taşmış durumda, İzmir'i bilmesem akşamüstü bir sokak partisi var zannedeceğim. Ortam iyice keyifli, bizler keyifliyiz, tıksırıncaya kadar kahkahalar atarken havanın hafiften karardığını anlayıp o akşamlık gün batımını kaçırdığımı fark ediyorum.Oysa ne güzel olurdu Kordon Sunset’te soğuk bir bira içerken İzmir güneşini denizin içine batırmak

La Cigale
 
Akşam yemeği için adresimiz Fransız Kültür Merkezinin gizli bahçesinde bulunan La Cigale adlı restoran, adını Fransızca Ağustos Böceğinden alan La Cigale özellikle Fransız- İtalyan füzyon mutfağı konusunda oldukça iddialı. Yerli yabancı şarap çeşitlerinin de zengin menüsünde yer aldığını bilirdim ama beni asıl mest eden bu gizli bahçenin ortasındaki kocaman  şömine ve şöminenin ortasındaki  kocaman  kazan oldu.Bu gizli bahçede,gelen konuklarını sıcak şarapla karşılayıp, şömine başında keyifle sohbet edebilmelerini sağlamışlar.Eyvahlar olsun ki masamız da bahçede, şarap kazanı da ... Doğal olarak bir süre sonra hafiften fümelenmiş duruma geliyoruz şöminenin dumanından ama hepimizin keyfi yerinde…Sıcak şaraba daha fazla dayanamayarak kazanın başına geçiyorum, bir yandan kupa kupa içiyorum diğer yandan gelen konuklara servis ediyorum.İçimdeki İzmir misafirperverliği ortaya çıkıyor ve tabii ki kimse bunu yadırgamıyor.




 Kazan o gece neler doğurdu,orada neler konuşuldu, burada  ondan bahsetmeyeceğim  ama  sipariş ettiğimiz yemeklerimiz masamıza gelince, sohbetimize ara verip kendimizi masamıza atıyoruz.Şuyundan da buyundan da derken neredeyse tüm menüyü söylemişimiz, spesyallerden deniz ürünlü siyah makarna, pembe biberli ve mantarlı bonfile, risotto beğendili piliç baget ve la cigale pizza bunlardan sadece bir kaçı.  Bu lezzet şöleninin içine giriyoruz ama arada sırada şömine başına da geçip sohbet ediyoruz ve konu yine İzmir- İstanbul gece hayatı karşılaştırmasına geliyor.Bu konuya ayrıca başka bir yazımda,uzun uzun değineceğim ama şu kadarını söyleyebilirim ki İzmir'de gece hayatı erken başlayıp erken bitiyor, bense uzun sohbetlere alışkın olduğumdan La Cigale’in saat daha 11 olmadan hafiften bitmeye başlamasına şaşırıyorum.



Sky Bar

Gece daha erkendi, bundan sonraki adresimiz en iyi İzmir manzarasına sahip olan eski Büyük Efes Oteli, yeni adıyla Swissotel''in en tepesinde bulunan SKY bardı. Açıldığı günden bu yana, beni öncelikle zengin kokteyl menüsü, ardından da oldukça hip dekorasyonuyla kendine bağımlı yaptı Sky Bar .İzmir'i, İzmir'in en güzel meydanı olan, palmiyelerle çevrili Cumhuriyet meydanının tepesinden seyretmek. Karşıyaka'da yanıp sönen ev ışıkları için ‘o sizin ev bu bizim ev ‘diye kıkırdayıp oyunlar oynamak çok eğlenceliydi.Burası İzmir'e gelenler için mutlaka uğranılması gereken bir adres.

İzmir'den bildirmeye devam edeceğim….

HAKAN ERKUŞ

17 Şubat 2011 Perşembe

BLOGUN "AKSİ" ADAMI ALİ KIVANÇ, AYŞE DENİZ İÇİN SLİM STATUS VOL 2 PARTİSİNİ YAZDI


Benim daha önce anlattığım Slim Status Vol.2 partisini bir de "huysuz " ve "zor beğenen" bir adam olan Ali Kıvanç yorumladı.Değişik bir bakış açısı için ,buyurun;



Ayse'cim
Iyi niyetli arkadaşım.
Neşe depom , gülümseyen karizma.
Durmadan yazıp duruyorsun, o oraya gitmiş , bu buraya gitmiş, orda bu varmış, o varmış...
Yorulmadın mı ???

Sana çoğu zaman katılmıyorum ama , bu seferki parti güzeldi.
Ev sahibi- yeni adıyla- Host'umuz , Onur Baştürk olunca, keyifli insanlar gelmişti.
Bence en guzeli, bizim sen ben vs ,6 kişi 3 saat once evde baslattıgımız Pre-partiydi.

WWW oteli biraz eciş bücüş buluyorum,.
Mimari hocaları : “Hadi bakalım çocuklaaaarrr, duvarsız bi labirent yapın “ deseler bu kadar olur ancak..
Ama olsundu, herkes memnundu
Güzel bir kalabalık oldu.



Labirentin sol tarafında ağır abiler ve kadınları vardı , öyle bi partide  ne arıyorlardı ??
Loca loca, şişe şişe,doluşmus,  slim partide : ” She/he, sana ne derse zayıf kalırsın “ sorusuna cevap mı arıyorlardı ??
Yoksa ” Senin şişen daha büyük, yok hayır nanik bizim şişemiz daha büyük “mü yapıyorlardı ??
Peki hangi gizemli güç tüm o aynı havadaki masaları yanyana koymayı basarmıstı ??
Yoksa ağır abiler solda oturur diye bir kural mı vardı ???

Labirentin ortasında büyük yer teşkil eden bardan boş kalan 16 metrekare de ise eğlenen insanlar vardı.
Bu biz oluyoruz !!!!!!!!!!!!
DJ'e yakın yerde de her partide olmayan Türk sosyetesinin ağır topları vardı ki bu bir başarıdır.
Sanırım bazı parti promoterları tarafından epey kıskançlıkla izlendi Onur'un bu basarısı.

Gene bu bölgede , twittercılık oyunu bazılarını derinden etkilemişti
Partide olmanın “Cep telefonu başında olup, sürekli tweet atmaktan ”  ibaret oldugunu düsünen arkadaslar,  attıkları tweet , salonun 4 tarafındaki ekranlarda gözükünce, mutlu oluyor, “ aaa   bak bak bak,    kah kah kih kih  “ diye gülüyorlardı.

Seren Serengil'in Tv programında ; alt yazıyla sms  gonderen sevgilileri kıro bulanlar, burada işin içinde twit olunca, çok cool buluyorlardı kendilerini.
Acaba tweetini atıp ekranda çıkınca , 3 metre ötedekine göz kırpıp : “Hişşt , nasıl ama , nası çaktım lafıı sana kııızıııımmm ” diyen olmusmudur ????
”Eee , 3 metre yürü , gel yüzüme söyle tatlım”
Yok, ille de tweet............

Müzikler bence harikaydı
Gece hayatında artık en önemli faktör , müzik,
 DJ Doguş Çabakcor , yeni neslin ilk çıkıs yapan dj'i.

Geceden bardaki 2 kişiye , bir soru kaldı , tartısıyorlardı :
Fatmagül'ün suçu ne ???? Niye burda yok ??? diye, dermişim............
Barın köşesinde, sakin sakin duran , saga sola göz süzmeyen, cok da genç olmayan , çarpıcı bi dekolte de giymemiş olan kadının seytan tüyü efektinin nedeni neydi ?
Sen çözdün mü ????
Genç yaslı, Türk yabancı, siyah ve beyaz saclı, tek ve iki erkek seklinde , muhtelif erkeklerin  gelip ona yazmasını ???
Hatta sıkı dur, iki erkek sağ tarafında yazarken,sol tarafında da ayakta duran gayet yakısıklı bir gencin ,”Şu muhabbet bitse de, eger tutmazsa ben şansımı zorlasam” şeklinde israrlı bekleyişini ???

Sen olsan cevaplardın, boyle seylerdeki sırları cözmene bayılıyorum Ayse ,
Sen gerçi baya bi yok oldun ortadan o gece.
Ayse Deniz gene Kah kah kih kih derken, bi baktım tozzzzzz..
" Ayse Deniz naber ??? "  Cevap : “ Kah kah kih kih”
" Ayse Deniz bir bira daha  canım ??? "  Cevap : “ Olur ama kocam kızar ayol , kah kah kih kih ”
Derken tozzzzzz.............................harika valla.....


ALİ KIVANÇ

16 Şubat 2011 Çarşamba

EDA TAŞPINAR SÜPERMARKETTE





 Longtable Süpermarket Salı gecesi partilerinin,dün geceki ev sahibi sevgili Eda'ydı,doğal olarak biz de tam kadro Süpermarketteydik.Hatta bu defa kadromuzda iki sürpriz isim de vardı.Yılmaz Morgül ve "Ayşe Deniz Geziyor" talihlisi Ezgi Eraslan.

Yılmaz Morgül'le nerede tanıştık,nasıl samimi olduk falan uzun hikaye şimdi o konuya girmeyelim,biz kendilerini pek bir sevdik ve Eda'nın süpermarket gecesine davet ettik,kendileri de bizi kırmayarak geldiler.(Gerçi, pişman mı oldular bilemiyorum ama?)

Her neyse,biz geceyi erken başlattık.Hakan,ben, eşim ve Yılmaz Morgül parti öncesi yemek yemek için Longtable'a geldiğimizde Eda ve Bora,Şebnem Seçkin ve Hakan Karadeniz ile oturmuş yemek yiyorlardı.Biz de hemen yanlarındaki masaya oturduk.Beş dakika sonra da Melisa geldi.



Biz hemen,kendimizi şaraba verdik fakat Yılmaz Morgül hiç içki içmezmiş.Bunu duyunca kendi kendime eyvah dedim,ayık kafayla bize nasıl dayanacak?Oysa hiç düşündüğüm gibi olmadı,içki içmemesine rağmen son derece eğlendi ya da son derece kibar bir beyefendi olduğu için,öyleymiş gibi yaptı :)

Biz yemeğe oturduktan kısa bir süre sonra ise en çok heyecanla beklediğim kişi olan sevgili talihlim (!) Ezgi aramıza katıldı,gelir gelmez eline tutuşturduğum kadehi büyük bir keyifle alıp ,iki dakika içerisinde Yılmaz Morgül'le sohbet etmeye başlayınca tamam dedim,Ayşe Deniz'in takipçisi de demek ki bize benziyormuş.

Ezgi Eraslan,Deniz Berdan,Melisa Çakarlar,Eda Taşpınar

Gördüğünüz gibi,Ezgi kısa bir süre içinde bize ayak uydurdu.Süpermarket'te o gece Deniz-Haluk Berdan,Indhira-Adnan Taşpınar,Nurettin Hasman,Serhat Tozar,Merve Hasman,Elif-Kerem Gönlüm ve Pascal Nouma vardı.Deniz Berdan her zamanki gibi çok şık ve çok güzeldi.Sanki Ergun Yıldız'ı da görmüş gibiyim ama gecenin ilerleyen saatlerinde olduğu için emin olamıyorum,görmemiş de olabilirim,ya da alakasız birine Ergun diye sarılıp öpmüş de olabilirim,o bölüm biraz karanlık.

Bu arada,bizim masaya katılan Basketbolcu Kerem Gönlüm'ün eşi Elif'e hayran oldum.Hem çok güzel hem de son derece zarif bir kız.


Hakan Erkuş,Indhira Taşpınar,Pascal Nouma

Eda'nın geceye özel hazırladığı üç kokteyl vardı.

Voguette Martini:Lychee,yasemin çayı
Ultra Chic Mojito:Ananas,adaçayı
Elizabeth Taylor Martini:Lavanta,menekşe

Yemekten sonra müzik başladı,Masalardan kalkıp standlara geçtik.Bol bol dans edip eğlendik.Yılmaz Morgül'e bayıldık.Talihlimizle kaynaştık.Hakikaten çok eğlendik.Ben lafı fazla uzatmadan sözü gecenin fotoğraflarına bırakayım.

Elif-Kerem Gönlüm,Yılmaz Morgül,Bora Kozanoğlu


Melisa Çakarlar,Yılmaz Morgül,Hakan Erkuş








14 Şubat 2011 Pazartesi

HAKAN ERKUŞ SEVGİLİLER GÜNÜ İÇİN YAZIYOR:LEKESİZ ZİHNİMİN EBEDİ IŞIĞI

Seneler öncesinde seyrettiğim bir filimdeki , ‘hafıza sildirme’ yöntemine epey bir kafa yormuşluğum vardır. .
Malum, insan hayatında unutulmayan anlar vardır; İlk oyuncağımızla uykumuz, ilk sınıfa girişimiz, ilk aşkımızı görüşümüz...
Unutturulmayan günler vardır; Doğum günleri, yıl dönümleri ve sevgililer günü...
Unutmak istediklerimiz de vardı elbet; İlk kırık notumuz, ilk yenilgimiz ve eski aşklarımız... Unutturulmayan bu günde( 14 Şubat) unutmak istediklerimiz ( eski aşklarımız) söz konusu olunca , orijinal adı ‘ Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ olan o filmi ( Dilimize ‘Sil Baştan’ olarak çevirmeyi uygun görmüşler) bir kez daha izlemek istedim.
İzlemiş olup da hatırlamayan, ya da hala izlememiş olanlar  için filmden kısaca şöyle bahsedeyim; Eski aşkını unutmak için hafızasını sildirmeye giden genç bir kızın, sevgiliye dair yaşadığı acı tatlı tüm anılarını sildirmesiyle normal bir şekilde  devam eden hayatı,, bir gün, daha önce ilk kez tanıştıkları yerde esas oğlanla yeniden karşılaşmasıyla bambaşka bir boyut kazanıyor. Çünkü esas oğlanımız aşk acısı çektiği için kızı görür görmez duyguları doğal olarak karman çorman oluyor, bir de üzerine bu kızımızın esas oğlanı tanımamasıyla çocuk bir kez daha yıkılıyor. Bakıyor ki durum tuhaf, olacak gibi değil, nedir ne değildir derken öğreniyor ki esas kızımız aşk acısını çabuk atlatmak için bir çeşit ‘Hafıza sildirme’ tekniğiyle sevgiliye dair en güzel anıları sildirip hasarsız bir şekilde hayatına devam etmiş.( Bence çok bencilce) .

 Zaten ayrılık acısıyla yanıp tutuşan çocuk, bir de kızın ‘ sen benim hayatımdan gittin oğlum’ tadındaki boş bakışlarını görünce acılarıyla başedebilmek için mecburen o da aynı yönteme başvurup, aynı kafayı yaşamak istiyor. Ama gel gör ki bu yöntem de öyle illet bir yöntem ki, bu çiçek- böcek anıları silmek için önce hatırlamak, zihinde yeniden yaşamak gerekiyor. Esas oğlan bu süreçte fark ediyor ki acıların en büyüğü, tabi ki o anıları hatırlayıp yeniden yaşamak değil, anılarını hiç yokmuşçasına silip unutmak…
 Esas aşkın kaybından sonra bir de bu ikinci kaybı kaldıramayacak olan kocaman kalbi, var gücüyle anılarına kucak açıyor .Bir yandan da kızı yeniden kazanmaya karar veriyor ve olaylar devam ediyor… (Buraya kadar halen bir şey anlamadıysanız ya da kalan hikayeyi merak ediyorsanız lütfen filmi izleyiniz, hatırladıysanız da yeniden izleyerek lütfen anılarınızı tazeleyiniz. )
Bu filimden mutlaka herkesin alacak bir dersi var diye düşünüyorum.Ben ise filmden bir kez daha etkilenip finalinde öyle bir nefes almışım ki beynimdeki aşk hücrelerinin isyankar kısmı birden hücuma geçti. Bu fazlasıyla pompalanan gün için tepkilerim ise şunlardır;





1) Bugünü süslü, kalp şeklinde balonlarla, aşk şarkıları, kırmızı güllerle pompalayıp ‘aşkına sahip çık’ propangadası yapanlara benim de gösterecek bir kırmızı kartım var… Üzerinde  ‘Anılarına,hislerine, kendine sahip çık ‘ yazılı  bir kırmızı kart…

2) Aşk denizinde dalıp batıp çıkmana  sebep olmuş herkes,sana yaşatılan her türlü çoşku, heyecan, hayal kırıklığı ya da o aşktan kalan herhangi bir nesne hatırlanmaya değer… Hem de sadece bugün değil her gün.

3)Benim kalbim İzmir, İstanbul, ailem, arkadaşlarım, kitaplarım, şapkalarım,boş şişelerim, fotoğraflarım,beni yalnız bırakmayan valizlerim, kahve fincanım, eski ve yeni aşklarım, bildiklerim ve henüz bilmediklerim için ,yaşam için atıyor çünkü her anı yaşamaya değer… !!!

SEVGİLİLER GÜNÜNÜZ BİR ÖMÜR OLSUN !!


14 ŞUBAT SORULARI

DENİZ BERDAN

-Eğer aşkı tasarlasaydın nasıl bir malzeme kullanırdın?

-Bol bol çikolata kullanırdım.





MELİSA ÇAKARLAR


-Eğer aşk bir yiyecek olsaydı hangi yiyecek  olurdu?

-Karamelli Dondurma




ERGUN YILDIZ

-Eğer aşk bir kokteyl olsaydı, hangi kokteyl olurdu?

-Bol acılı bir Bloody Mary




Özben Önal

-Eğer aşk bir şehir olsaydı,hangi şehir olurdu?

-Paris


BERRAK YURDAKUL


-Eğer aşk bir roman olsaydı hangi roman olurdu?

-Anna Karenina